23 Ocak 2010 Cumartesi

Jet Fadıl’la uçmaya hazır mısınız?

Biz yıllar sonra, “2000’ler Türkiye Müzesi”nin ibretlik parçasına dönüşene kadar unuturuz sanmıştık ama o karşımıza erken çıktı.


27.06. 2009/ aksam.com.tr


Epey bir kişiyi dolandırdıktan sonra peşine İnterpol’ü takarak jet hızıyla siyasi hayatımıza girip aynı hızla ortadan kaybolduğunda, 20 yıl, 30 yıl, 40 yıl sonra “90’lar-2000’ler Türkiye Müzesi”nin ibretlik bir parçasına dönüşene kadar unuturuz, sistemin bütün günahlarını yüzümüze vuran bu ‘tokatçıyla’ bir daha karşılaşmayız sanmıştık. Fakat o yarım kalmış hesabını kesmek için hiç ummadığımız bir zamanda yine karşımıza çıktı.


Fadıl Akgündüz, nam-ı diğer Jet Fadıl geçen hafta kaldığı yerden, yani Siirt’ten ilan ediyordu; “Burada yapacağımız kompleksin içerisinde Doğu ve Güneydoğu’nun ihtiyacını karşılayacak 100 bin kişilik bir stadyum yapacağız. Siirtspor için hedefimiz büyüktür. Siirtspor’u önce Süper Lig sonra Avrupa’da başarılı olan bir takım haline getirmek istiyoruz. Geçmişteki fabrika hedefimiz gerçekleşmedi ama bölgenin kalkınması gerekir. (…) Geçmişte cezalandırıldık. İnşallah bu kez cezalandırılmayız. Bize engel olunmasın yeter.”


Kendisinin şanlı geçmişini kısaca hatırlamak bu hisli sözlerinin derin anlamını çözmeye yardımcı olacaktır. 1996’da Siirt’te kurduğu şirketi Jet-pa’yla 2000’e kadar otomobil ithal eden Akgündüz, büyük sansasyonunu 1998’de İmza markasıyla yeni bir otomobil üreteceğini duyurarak gerçekleştirmişti. Ulusal kanallarda canlı yayın reklamlarıyla otomobilini tanıtarak sükse yaptı. Geçen yılki bir açıklamasında, o parlak yıllarında kendi sermayesinin 62 trilyon, buna karşılık Koç’un sermayesinin 50 trilyon lira olduğunu söylemişti. Sistemi şu ilkeye göre işliyordu; proje üreteceksin, yüksek kâr payıyla para toplayacaksın, sonra parayı reklama yatırıp daha büyük bir proje pazarlayarak daha büyük paralar kazanacaksın. Nitekim benzer biçimde fabrika ve inşaat projeleri geliştirdi. Fakat eninde sonunda birileri dur diyecekti.


Almanya’da kâr payı yöntemiyle şirketine ortak edip paralarını aldığı insanlar dolandırıldıklarını anlayınca davacı oldular ve Jet Fadıl’ın ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçundan ağır hapsi istendi. İnterpol tarafından kırmızı bültenle arandığı sırada 3 Kasım 2002 seçimlerinde milletvekili seçilmeyi başararak efsanesine farklı bir boyut kattı. Dokunulmazlık zırhına kavuşmuştu ki, bu kez karşısına Tayyip Erdoğan çıktı. Hile karıştığı gerekçesiyle tekrarlanan seçimler Erdoğan’ı başbakanlığa taşırken, milletvekilliği düşen Jet Fadıl’ın bir anda parlayan siyasi yaşamı hapishanede söndü. 2006’da sona eren davadan 4 yıl hapis cezası çıkarken, ceza paraya çevrildi. Yargıtay yapılan başvuru üzerine davayı usulden bozarak yeniden mahkemeye gönderdi. 2008’in son günlerindeyse 7 yıllık zaman aşımı doldu, dava düştü ve Jet Fadıl ödediği 150 bin YTL cezayı da geri aldı.


Jet Fadıl’ın ‘Türkiye rüyası’

Şimdi Jet Fadıl yeniden karşımızda. Geçen haftaki iddialı sözlerinin şifrelerini çözüp şöyle çevirebiliriz artık; “Sizden tekrar paralarınızı istiyorum, önce Siirt’te, sonra Türkiye’de ve Avrupa’da işler çevireceğim. Geçen sefer yarım kalmıştı ama bu sefer azimliyim, bana gölge etmesinler yeter.”


Jet Fadıl günümüz ‘Türkiye rüyası’nın, 2000’lerle birlikte yeni boyut kazanan siyaset yapma biçiminin mantıki sonucu, en kristalize halidir aslında. Sistemin sorunlarını apaçık yansıttığı için günah keçisi ilan edilmiştir. Kâbustan bir kaçış yöntemi olarak onu ciddiye almamak tercih edilmiştir. Geçen haftaki açıklamasını gazeteciler eğlence kaynağı gibi sunarken, ‘uçuk hayalleri’ inceden dalgaya alınmıştır. Fakat ‘tokatlamanın’ inceliklerini en iyi bilen gazeteciler değil elbette Jet Fadıl’dır. Onun proje geliştirme, ‘tokatlama’, reklam yapma ve daha büyük projelerle daha büyük tokatlar atma şeklinde özetlenebilecek ‘Türkiye rüyası’yla uçmaya hazır hâlâ çok kişi vardır. Bu durum aynı zamanda onun önümüzdeki ilk genel seçimlerde yeniden siyaset sahnesinde boy gösterecek olmasının da dayanağıdır.


Kendisi siyaset yapma biçimi bakımından, döneminin diğer büyük ismi Cem Uzan’la Türkiye’nin ufkunu açmıştır. İkisinin ortak özelliği başlangıçta ciddiye alınmaması, sonrasındaysa sürpriz başarılara imza atmasıdır. Biri peşinde İnterpol olduğu halde meclise girerek, diğeri sıfırdan yüzde 7’lik gibi bir oy oranı tutturarak hedefe ulaşma konusunda paranın ve reklamın her şeyden üstün olabileceğini göstermiş, çığır açmıştır.


Bugün İstanbul’da gezerken iki adımda bir belediyenin reklamlarına, proje duyurularına rastlamamızı bu ikiliye borçluyuz. Son yerel seçimlerden önce metrodaki ve vapur iskelelerindeki LCD ekranlarda dönen bir reklam klibine rastlamıştım.

Büyükşehir’in gerçekleştirdiği iddialı projelerin tanıtıldığı reklamın ana fikri, “oyunuzu bize verin bu iddialı projelere devam edelim” sözleriyle açıklanabilir. Neydi o gösterilen projeler; biri Formula 1 pisti, diğeri Atatürk Olimpiyat Stadı. Büyük paralar harcanan iki projenin ortak özelliğini biliyorsunuzdur; birinde maç yapılmıyor, diğerinde yarış... Türkiye’nin en kötü projeleri listesinin ilk sıralarını kimseye kaptırmayacak kadar iddialılar. Ve elbette belediye başkanı adayı, kendi imzası olan bu projelerle tekrar oy istemekten çekinmiyor. Ve o belediye başkanı hayallerini gerçekleştirip seçimleri kazanabiliyorsa, bu konuda daha önce maharet geliştirmiş Jet Fadıl neden kazanamasın. Çünkü biliyoruz ki Jet Fadıl’ın iddialı projeleri çok daha yüksekten uçar.


http://www.aksam.com.tr/2009/06/27/haber/yasam/1388/jet_fadil_la_ucmaya_hazir_misiniz___.html


‘Yaklaşık olarak doğru’ ülke İran

İran seçimleriyle neden bu kadar çok ilgilendik, seçim tahminlerimizde neden bu kadar çok yanıldık?


20.06. 2009/ aksam.com.tr


İran seçimlerinin, Ahmedinejad’ın reformculara karşı zaferini ezici bir üstünlükle kazandığını ilan eden sonuçları, internet sitelerinde en çok yorumlanan haberlerin başında geldi: İran için iyi oldu- kötü oldu, Ahmedinejad hileyle kazandı- aslında hile batılıların uydurmasıydı, İran değişecek- değişmeyecek… Ve elbette tahmin edebileceğiniz gibi, o asla sona ermeyecekmiş hissi uyandıran amansız soru; Türkiye İran olacak mı- olmayacak mı?


Amerikan seçimlerine gösterilen büyük ilgiyi anlamak zor olmasa gerek. Zira dünyanın ekonomik ve kültürel alandaki en büyük hegemonyası, her şeyiyle yakından tanıdığımız bir süper güç. Fakat İran için bunların hiçbiri geçerli değil. Hemen dibimizde olmasına rağmen tanımadığımız bir ülke. Ona duyduğumuz büyük ilgiyi açıklayabilecek iki durum var; Amerika’ya karşı dikkat çekici bir biçimde kafa tutması ve yakın zamanın amansız tartışmasının, yani İran olup olmayacağımız meselesinin toplumun kafasında hala soru işareti olarak durması.


Üzerine bu kadar çok şey duymamıza, okumamıza karşın en kritik noktalardan biri pek açıklığa kavuşmadı. Seçimlerin sonuçları hakkında neden bu kadar büyük bir hata payıyla yanıldık? Hileciliğin kanıtı olarak varlığından bahsedilen kâğıtlara rağmen, sürpriz hata payının yalnızca seçim hilesine bağlanamayacağı konusunda neredeyse herkes hemfikir. Bir açıklamaya göre batı medyası görmek istediği ‘iyimser’ sonuçları yazdığı için bu kadar yanıldı. Eğer yanılan yalnızca batı medyası olsaydı açıklama ‘kesin olarak doğru’ kabul edilebilirdi. Ama gördük ki bizzat İranlılar büyük bir yanılgıya düşmüş ve sonuçların şaşkınlığını üzerlerinden atamıyorlar. Şaşıranların reformcu olması, yanılgılarının yalnızca ‘iyimserlikle’ açıklanmasını gerektirmez. Yalnızca saf bir iyimserlikten doğan hayal kırıklığı ‘ölümüne’ itirazlara dönüşmez ne de olsa.


Galiba gerçek hayatın, en kestirmeden sonuçlar çıkarmaya girişen siyah beyaz teorilerle çarçabuk açıklanamadığı bir dönemde yaşıyoruz. Hayat bugünlerde uzunca bir süredir olduğundan daha karmaşık ve renkli.


İranlı matematikçinin devrimi

Yüzyıllar boyunca sarsılmaz bir biçimde kesin yargılar üzerine inşa edilmiş; doğruların ve yanlışların, varlıkların ve yoklukların egemen olduğu matematikte belirsizliklerin de bulunabileceğini İranlı bir matematikçi keşfetmişti. Lütfi Askerzade 1961’de matematikte devrim niteliğindeki ‘bulanık mantık’ teorisini geliştirdiğinde, kesin yargıların açıklamakta başarısız kaldığı olayların, ‘yaklaşık olarak doğru’ biçimde açıklanabileceğini gösterdi. Kesin açıklamaların, öngörülerin işlemediği kriz dönemlerinde Askerzade’nin bakış açısı bizi rahatlatabilir.


Kriz anlarında siyaset kriterlerinin değiştiğini en iyi bilenler arasındayız. Haklılık, hukuka uygunluk, ilerici olmak, sessiz çoğunluğun sesini sahiplenmek gibi kavramlar bu gibi durumlarda tek başlarına bir şey ifade etmiyor. Anlamları ancak iktidar etme gücü belirliyor. Örneğin geçen yıl, Tahran’ı ahlaksızlıktan kurtarmak, 1979’un yüce ruhunu getirmek için atanan, kadınları sokakta sopalarla kovalayan emniyet müdürü genelevde 6 kadınla birlikteyken basılmasına rağmen sistem ahlak kumkumalığını hiçbir şey olmamış gibi sürdürebildi. Ya da izlediği politikalarla ekonomik krizde önemli bir paya sahip Ahmedinejad kendisini bir kurtarıcı gibi sunmayı başarıp geniş kesimden oy alabildi.


Durum buyken, Ahmedinejad kritik noktalarda ipleri elinde tutmuşken reformcuların başarıya ulaşması zor görünüyor. 30 yıl önceki devrimde de manzara aşağı yukarı böyleydi. Şah’ın baskıcı rejimine karşı, özgürlük ve reform talebi etrafında ortaklaşan solcuların da, sürgündeki Humeyni liderliğindeki İslamcıların da gücü yeterli olmuyordu. İmdatlarına ekonomik kriz ve gittikçe şiddetlenen grevler yetişti. Sistem kökünden sallanıyordu ve yeni iktidar imkânları ortaya çıkıyordu. Her şey bir yıl içinde olupbitti. Humeyni İran’a döndüğünde, köklü din adamları sınıfı ve esnaf içindeki örgütlenmesini kullanarak daha önce kendisinin de öngörmediği bir biçimde ipleri eline almaya başladı. Reform vaatleri solcuların desteğini sağlamasına, toplumun en geniş kesiminin liderliğine oynamasına yardımcı olurken kısa sürede işler tersine döndü. Humeyni devrimin aslında İslami karaktere sahip olduğunu açıkladığında grevler bıçak gibi kesildi, reform isteyenleriyse bir daha gören olmadı.


Bugün devrimin güçlü sembolleri olan yeşil rengin birden bire anlam değiştirmesi, Allahuekber gibi bir haykırışın bireysel özgürlük talep eden slogana dönüşmesi reform isteyen muhalefetin önemli etkinliğine işaret ediyor. Fakat bu etkinliğin Ahmedinejad’ın örgütlenmiş ve kök salmış gücü karşısında kısa vadede başarı gösterebileceğinin işaretleri yok. Muhalefet iyimser bir ‘yaklaşık olarak doğru’ öngörüyü, ancak sivil toplumdaki alanını genişletmesiyle, 30 yıl önceki gibi ekonomik krizden faydalanmayı becerebilmesiyle hayata geçirebilir.


Baştaki o amansız soruya dönecek olursak; örneğin sivil toplumda, kritik noktalarda hangi eğilimlerin güç kazandığını gözlemlemek ‘yaklaşık olarak doğru’ bir cevaba ulaşma konusunda, tek tek kişilerle görüşüp mahalle baskısının ya da muhafazakârlığın artıp artmadığını hesaplamaya çalışmaktan daha etkili olabilir.


http://www.aksam.com.tr/2009/06/20/haber/yasam/1260/_yaklasik_olarak_dogru__ulke_iran.html


Cüneyt Arkın’a güzelleme

Bugün Tarık Akan bir Ferit değildir, Kadir İnanır bir Derviş Bey ya da bir İmparator değildir. Fakat Cüneyt Arkın hala Komiser Cemil’dir, Malkoçoğlu’dur, Kara Murat’tır, Dünyayı Kurtaran Adam’dır. Yeşilçam’ın yükünü hala sırtlamaktadır…


12.06.2009/ aksam.com.tr


Cüneyt Arkın: Merkeze duyuru, yükseliyorum.

Aytekin Akaya: Ben de yükseliyorum Murat.

CA: Dikkatli ol, yaklaşıyorlar.

AA: İnişe geçiyorum.

CA: Arkandan geliyor, dikkat et.

AA: Bitmiyorlar bir türlü. Kalabalık geliyorlar. Haydi üstlerine gidelim.

CA: Bize de bu yaraşır. Uzay hızını aşmalıyız. Gelenleri karşılamaya hazır ol.

AA: Bu gelenler çok süratli. Mini etekli birkaç kız gelseydi iyi olurdu…


Dünyayı Kurtaran Adam’daki bu unutulmaz diyaloglar bir dublaj stüdyosunda çekilir, muhabbete eşlik eden görüntüler Star Wars’tan montajlanır. Çekimler için Kilyos’ta hazırlanan uzay gemisi maketleri –filmdeki peluş yaratıkları göz önünde bulundurursanız, bu uzay gemilerinin neye benzediğini hayal bile etmek istemeyebilirisiniz- gece çıkan fırtınada yerle bir olunca, set Kapadokya’ya taşınır. Maliyeti düşürmek gerekmektedir. Akıllara zarar muhabbete, asla hız kesmeyen çapkınlığa ve kahreden aksiyona eşlik eden Kapadokya manzarasının, yabancı filmlerden apartılan sahnelerle desteklenmesi en cazip çözüm gibi görünür…


Her yıl yüzlerce filmin çekildiği, günümüzdekinden daha geniş bir sektörün bulunduğu o yıllarda elbette ‘B sınıfı’ sinema da olacaktır. Onca insanın geçimini sağlaması kolay değildir. ‘Topluiğneyi bile ithal eden’ Türkiye’nin B sınıfı filmleriyse ancak bu kadar olabilmektedir. Konu renkli, akıl almaz hikâyeler çoktur.


O yılların hızlı yönetmeni Çetin İnanç, bir hikâyesini Pınar Öğünç’e anlatıyor: İnanç kendi şirketini kurmuş, filmleri hem çekiyor hem dağıtıyordur. Bir gün yazıhanesine Samsun eşrafından önemli bir filmci gelir. Bir tane Ayhan Işık, bir tane Kadir İnanır ve bir tane de Yılmaz Köksal filmi alır. İnanç ve ortağı iyi bir pazarlık yapmış, bu üç renklinin yanında bir de siyah-beyaz satmışlardır. Ertesi gün filmler teslim edilecektir ama ortada bir sorun vardır; aslında sattıkları o siyah-beyaz gerçekte çekilmemiştir. Arşivleri karıştırdıklarında ‘Roket Adam Dönüyor’ adlı Amerikan filminin senaryosunu uygun bulurlar. Hemen o gün yoktan yeni bir oyuncu yaratıp, ‘Bombala Oski Bombala’yı çekmeye koyulurlar. Gerçi filmde Roket’ten sahneler vardır ama sonuçta film 24 saatte bitirilmiştir. Önemli olan da bu değil midir?


Yeşilçam’ın yükünü hâlâ sırtlayan adam!

O acayip Yeşilçam dönemi, bütün maceralarıyla epey geride kalmasına rağmen onun yükünü hala sırtında taşıyan bir isim var; Cüneyt Arkın. Bir zamanların özenilen, hasta olunan, kadınların dışarı ne zaman çıkacak diye kapısında beklediği (anlatan Cemal Süreyya) kişisi bugün ancak müstehzi tebessümlerle anılıyor.


Bugün Tarık Akan bir Ferit değildir, Kadir İnanır bir Derviş Bey ya da bir İmparator değildir. Fakat Cüneyt Arkın hala Komiser Cemil’dir, Malkoçoğlu’dur, Kara Murat’tır, Dünyayı Kurtaran Adam’dır. Diğerlerini kendi zamanımıza kabul etmiş, 80’den sonra pek çok dizi ve film çekmesine rağmen Cüneyt Arkın’ı o eski zamanlarda bırakmışızdır. Belki kendi tercihinin de etkisi vardır. Bir arkadaşım röportaj için evine gittiğinde çok şaşırdığını, evindeki atmosferin her şeyiyle kendisini zaman tünelinden geçirip geriye düşürdüğünü söylemişti.


Onun adını duyduğumuzda tebessüm etmemizin, kıkırdamamızın nedeni biraz da budur. Bütün Yeşilçam acemiliklerinin ve dahası naifliğinin bugünkü temsilcisidir. Fakat eğer, aslında bir parçası olduğumuz o acemilik çağından ve naifliğimizden ona kahkahalar atarak, onu eskilerde bırakarak kurtulacağımızı sanıyorsak yanılıyoruz.


Bir keresinde Matrix filmi hakkındaki fikrini açıkladığında, kendisine imkân verilse daha iyisini çekebileceğini söylemişti. Biz de onun bu iflah olmaz naifliğine kim bilir kaçıncı defa gülmüştük; sen kiim, Matrix kiiim? Bir açıdan bakıldığında yanılan Cüneyt Arkın değil biziz. Çok değil 2-3 yıl sonra bu ‘muhteşem’ filmi bir kez daha izlediğimizde; o çarpıcı konusu ve kurgusu sıradanlaştığında, deheşetengiz görsel efektleri albenisini kaybettiğinde nasıl olup da bu filmi beğendiğimize, naifliğimize inanamayacağız. Felsefeye bulaşayım derken bu kadar mı komik diyalog yazılır, bu kadar mı kasıntı rol kesilir, kıyafetler, gözlükler bu kadar mı absürd olabilir?


Bugün medya onu ‘kaybeden’ gibi göstermekten çekinmiyor. Hastalandığını haber verirken fonda tutunamayanlara özgü bir hava yaratan, acıklı müzikler çalabiliyor. Galiba naifliğimize karşı takındığımız utangaç tavır, ona aldığımız mesafe Cüneyt Arkın’ın sahip olduğu hazineyi görmemizi engelliyor. Örneğin 1990’lardan itibaren ‘ota boka’ tezler düzülen akademik dünyada Cüneyt Arkın’ın ‘utançla sunulması’, fark edilmemesi enteresandır. Oysa Cüneyt Arkın ‘meselesi’ sinema alanında sınırlı kalmayıp psikolojinin, sosyolojinin, tarihin alanlarına taşan en eğlenceli meselelerden biridir pekâlâ.


Yine Dünyayı Kurtaran Adam’daki ‘vurucu’ diyaloglardan biri…

Cüneyt Arkın: Dünyamızı yok etme raddesine gelen atom bombası savaşı neden çıktı biliyor musun?

Aytekin Akkaya: Neden?

CA: İnsanlar çok ciddiydiler. Fazlası can sıkar. Biraz gülmesini bilselerdi, savaş yerine barışı seçerlerdi.

AA: Hah hah hah hah haa!


http://www.aksam.com.tr/2009/06/12/haber/yasam/1150/cuneyt_arkin_a_guzelleme.html

Bizi bölen casus!

Azınlık, etnik kimlik meselelerini kim, neden karıştırıyor? Tartışmaların fitilini hangi casus ateşledi?

05.06.2009/ aksam.com.tr


Malum tarihi ve stratejik önemiyle, dikkat çekici dış politikasıyla bölgesinin etkili bir gücüne dönüşen memleket, sanki bu tarihi zenginliğinin, yükselen gücünün bedelini yüzlerce yıllık ‘harcının’ ayrıştırılmasıyla ödüyor. Mazinin tertemiz ve dahası geleceğin güzel günleri, dış mihrakların ve onların içerideki sözcülerinin bitmek bilmeyen kimlik, azınlık ve tarih tartışmalarıyla karartılıyor.


Pek de malum olmayansa, bu cehennemlik tartışmaların fitilinin yaklaşık yüz yıl önce ateşlenmiş olması. Sıkı durun, hem de bir casus tarafından!


Birinci Dünya Savaşı yıllarında yurtdışındaki sürgünler arasında başlayan etnik kimlik tartışmaları, emperyalist işgalin yaşandığı anavatanda pek muhatap bulamaz. Ne zaman ki işgal sona erer, herkes kendisiyle baş başa kalır, yabancı bir ülkenin casusu olduğu sonradan anlaşılacak bir fikir erbabının sözleri ülkede bu alandaki ilk krizi patlatır. Casusun hayli ‘uçuk’ sayılabilecek teorisi şöyle özetlenebilir: Ülke Rusların ve İngilizlerin sömürgesidir; devlet deneyimi aslında vatan satıcılığından ibarettir; dilsel ve etnik karışıklıklar yaşanmaktadır, dolayısıyla dağılma sürecine girilmiştir. Ona göre yapılması gereken bu dağılma aşamasını hızlandırmaktır. Örneğin ordu için, “zahirde mevcut, ama batında savaşma ruhundan ve cesaretten yoksun kırk bin kişilik bir kalabalık” tarifini yakıştırır. Kabinedeki bir bakanın İngilizler tarafından göreve getirildiğini öne sürer. Memleketin kültürel birikimini azınlıklara borçlu olduğunun propagandasını yayar… Tahmin edersiniz ki krizin çıkması gecikmeyecektir. Fakat iddiaların alevi erken sönecek, konu uzunca bir süre hatırlanmamak üzere kapanacaktır.


Peki, kimdir o aynı zamanda politikacı da olan casus? Cevabın öncesinde yazının başından beri bahsi geçen memleketi açıklayalım; İran. Casusun adıysa Ruşeni Bey, Teşkilat-ı Mahsusa’nın bir subayı.


Kendimizi her zaman belli ölçüde bir gizem barındıran bu tür hikâyelerin çekiciliğine kaptırmak zor olmasa da, söylemek gerekir ki; kimilerince ‘hain işbirlikçi’ ya da ajan ilan edilmek için illa casus olmak gerekmiyor. Bizde olduğu gibi İran’da da… Örneğin etnik kimliklere, azınlıklara değinmek, farklı kültürel geleneklerin önemini vurgulamak genellikle yeterli oluyor. Otomatik savunma mekanizması anında işlemeye başlıyor; ‘Amerika’nın, İsrail’in adamı’, ‘Avrupa’nın, Batı’nın ajanı’… Ve ne tesadüf İran’da da, son 10 yılda akademide başlayan ama sınırlarını genişleten popüler tartışmaların hayli önemli bir kısmını, yine kimlik ve azınlık meseleleri oluşturuyor.


Casusluktan mı, ‘moda’dan mı?

Özel bir merakınız varsa, editörlüğünü Tahran Üniversitesi’nden Prof. Hamid Ahmedi’nin üstlendiği, Türkçeye önceki aylarda çevrilen “İran/ Ulusal Kimlik İnşası” kitabına bakabilirsiniz. Kendinizi Türkiye’deki tartışmaların içinde hissedeceksiniz. Belki de otomatik savunma mekanizmasını sorgulayacak, bütün bu işlerin casusların, hainlerin komplolarından değil de, örneğin uluslararası bir akademik ‘moda’dan kaynaklanabileceğinden şüpheleneceksiniz. Bizim, yapmadığı ajanlık ve vatan hainliği kalmamış tarihçilerimizden Halil Berktay’a göre doğru ipucu peşindesiniz. Zira 1990’lardan itibaren dünyanın genelindeki akademilerde yayılmaya başlayan yeni bir tarihçilik anlayışının; geçmişe farklı gözlerle, eleştirel bakışın Türkiye’de de karşılığını bulduğunu söylüyor Berktay. Ve yine dünyanın genelinde olduğu gibi Türkiye’de de akademiyle sınırlı kalmadığını…


Şüphenizi haklı çıkaracak şöyle bir açıklama yapılabilir: 1980’lerde tarihin yeniden ele alınmasını sağlayan iki koşul gerçekleşmişti. Birincisi yeni tarihçilerden önceki kuşağın dünyaya bakış açısını resmi ideoloji şekillendirmişti. 80’lerden itibaren yetişen yeni akademik kuşak artık sorunların ‘halledildiği’ bir ortamda, resmi ideolojinin yükünden kurtulmuş bir biçimde tarihi inceleme fırsatı bulmuştu. O zamana kadar ihmal edilmiş ‘diğerleri’, hiç olmadığı kadar çekici bulunuyordu. Fakat bu yeni tarihçiliğin toplumda tartışma yaratması ve popülerlik kazanması sadece akademik gerekçelerle, merakla açıklanamaz. İkinci koşul, ülkenin dış dünyayla ilişkisinin gelişmesi ve iç dinamiklerin sakin bir iklim yaratmasıyla gerçekleşebildi.


Burada, ‘yeni tarihçilik’ kavramının yaratıcısının İsrailli akademisyen Benny Morris olduğunu ve internetten kolaylıkla ulaşabileceğiniz yukarıdaki açıklamanın, bütün zamanını bizi bölmek için harcayan İsrail’i konu ettiğini küçük bir not olarak belirtelim.


http://www.aksam.com.tr/2009/06/08/haber/yasam/1093/bizi_bolen_casus.html

Türk futbolunda jöle ekolü

Futbolumuzun yeni fenomenlerinden Bülent Uygun. Yalnızca ikinci ligin sıradan bir takımını birinci ligde şampiyonluğa oynatmaktaki flaş başarısıyla değil; ‘fiyakalı’ edasıyla, sansasyonel açıklamalarıyla ve elbette jöleli saçlarıyla da dikkat çekiyor.

30.5.2009/ aksam.com.tr


Futbolcusundan “uyurken yorganının açılıp açılmadığına kadar” haberdar olan; oyunculuğunun noktalandığı ikinci ligin sıradan takımını teknik direktörlüğünde ‘Lailalardan uzak tutup la ilahe illallahlara’ sığınarak birinci ligde şampiyonluğa oynatan; bir gün şampiyonluğun müjdesini verirken diğer gün bunun imkânsızlığından sitemkar olabilen ve en nihayet, ‘lider’ tipi teknik direktörlük kabına sığmayıp, aynı zamanda iki demecine beş ‘toplumsal mesaj’ sığdırarak toplum liderliği kabına taşan ‘renkli’ bir kişilik Bülent Uygun. Bir zamanlar çaktığı selamla ünlenen ‘asker Bülent’i iki yıldır Sivasspor’un başında, kendi deyimiyle artık general rütbesiyle izliyoruz.

Ligin son dönemecine girilirken Trabzonspor’u yenip de şampiyonluğa doğru bütün tahminleri çalımlayarak iddialı bir adım attığında şöyle konuşmuştu; “Yaşadığımız 8 günlük zorlu süreç içinde türbülans antrenman teknikleri ile hazırlandık… Anadolu artık ayağa kalktı, bu ülkenin her toprağının en batısından en doğusuna kadar herkes bizimle birlikte, dualarıyla bizi destekliyorlar… Sadece Anadolu'nun makus talihini değiştirmek için mücadele eden, Anadolu'nun bütün topraklarının destekleriyle şampiyon olmaya ilerleyen bir Sivasspor var… İhtilal gibi düşünülecek yeni bir devrim oluşuyor... Trabzonspor maçıyla ilgili kurmaylarım çalışmalarını en güzel şekilde yaptı…”

Jölesiz çıkmam abi!
Genç teknik direktör bir kez daha kendisini şampiyonluk heyecanına kaptırmışken benim dikkatimi en çok jöleli saçları çekti. Bir an için “demek ki başarılı olmak yetmiyor, atlanan basamakları, kazanılan yüksek statüyü vurgulamak için muhakkak jöle gerekiyor” diye düşündüm. Zira aklıma Fatih Terim gelmişti. Avrupa’nın fethi ayarındaki bir başarıyla Fiorentina’nın başına geçişinin ikinci gününde karşımıza jöleli saçarıyla çıkmıştı Terim. “İşte karizma, işte lider” türünde konuşulduğunu hatırlıyorum o sıralarda. Hatta sonrasında Şenol Güneş milli takımın teknik direktörlüğüne atandığında Terim’in gölgesinde kalmış ve ‘sönüklüğü’ eleştirilmişti. Güneş’in imdadına yetişense yine saç jölesiydi; bir düğüne jöleli saçlarıyla gitmiş, lider ve karizmatik olabileceğine medyayı anında ikna etmişti.

Terim icadı bu liderlik meselesi acaba yeniden yazılan Türk futbol kitabının bir kanunu muydu? Edasından ve demeçlerinden anlaşılıyor ki, en azından Uygun’un bu soruya cevabı “evet!” Kendisi örneğin futbolla ilgili bir açıklama yaparken, birden bire belediye başkanından rol çalıp lafı kentteki dikimevi eksikliğine getirerek, içindeki Sivas sevgisini gösterdiğinde artık şaşırmıyoruz. Ya da Sivas’ta yeni yapılacak stattan bizzat sorumlu olduğunu duyurup kulüp başkanı pozuna girdiğinde, “bu nasıl bir iştir ki” diye sormuyoruz. Yoksa karizmanın ve liderliğin gücü mü söz konusu olan?

‘Favorim Fenerbahçe’
Fakat yine de jöleli saçlar, lider tipi karizmatik duruşlar her zaman akıllara soru işaretleri düşmesini engelleyemiyor. Bu yıl yakalamaya çalıştığı şampiyonluğun kuyruğuna, Uygun’un yönetiminde geçen yıl da ulaşmıştı Sivasspor. Bitime üç hafta kala Galatasaray – Fenerbahçe derbisi vardı ve Uygun yorumunu açıklıyordu; “Sahadan galip ayrılan şampiyonluğun en büyük favorisi olur. Gönlümden geçen Fenerbahçe’nin kazanması. Ben Fenerbahçe forması giydim, orada futbol oynadım. Gönlümden tabii ki Fenerbahçe geçiyor. Fenerbahçe daha iyi bir kadroya sahip. Dolayısıyla ağırlık Fenerbahçe’den yana...” İfadedeki aksaklığı tebessümle okuyor olabilirsiniz. Oysa daha garip ve belki de daha ironik bulacağınız başka bir durum var. Sivasspor o esnada Galatasaray ve Fenerbahçe’nin üç puan gerisindedir. O maçta Galatasaray Fenerbahçe’yi yenerse ve sonraki hafta da Sivasspor Galatasaray’ı yenerse bir sonraki haftaya, yani ligin son maçına Sivasspor şampiyonluk için çıkacaktır.

‘Futbolun güzellikleri…’
Denizde balık, Uygun’da hikaye, anekdot. İstemediğiniz kadar. Yeter ki futbol mevsiminde olun. Son iki futbol sezonunda iki üç açıklamasına denk geldiyseniz, kendisini ifade ederken kullandığı favori kalıplarından en azından birini duymuşsunuzdur; “futbolun güzelliklerini sahaya yansıttık” gibi. Bu kalıpların içinde en çok göze batanı, kulağı tırmalayanıysa “biz şampiyon olamayız” cümlesinin türevleri. Masumane bir taktik gibi ama işin rengi, yine Uygun’un sıklıkla tekrarladığı diğer bir favori kalıbı duyunca değişiyor; “şampiyonluk yolunda ilerlemeye devam edeceğiz.” Takımı kaybettiğinde futbolun ilahi adaletini sorgularcasına ilk kalıbı kullanırken, kazandığında devreye ikinci kalıbın girmesi gecikmiyor. Futbolseverler olarak ağzımızda tuzlu bir tat kalıyor. Gerçekte ne olduğunu, neyi düşündüğünü anlamakta güçlük çekiyoruz. Yoksa her devre değil, her güne ve makama uyum göstermede jöle kıvamındaki becerisini alkışlamalı mıyız?

“Bana ‘Beyaz Zico’ derlerdi.”

“Gidiyor bir takımın yönetiminde olan belediyeci futbolcu alıyor geliyor. Adamın uzmanlık alanı foseptik çukuru. Alıp geldiği futbolcu da foseptikten çıkmış gibi.”
Önceki hafta bir üniversitedeki panelde takımların transfer politikalarını eleştirirken...

“İstanbul’da Laila var, Sivas’ta ise la ilahe İllallah… Şehirde gece hayatı yok. Futbolcuların alkol satın alabileceği bir kaç büfe var, onlarla da iletişim halindeyim. Herhangi bir oyuncum içki aldığında hemen haberim oluyor.”
Mart 2009’da bir panelde takımının başarısının sırrını açıklıyor.

“Yediklerine, içtiklerine, gezdiklerine, tozduklarına her şeye karışıyorum. Futbolcumun uyurken yorganının açılıp açılmadığına kadar bilirim. Yatırım yapmak isteyenlere mutlaka yol gösteririm. Araba alırken veya satarken de akıl veririm.”
Mart 2009’da bir röportajında, futbolcularıyla yakınlık derecesi hakkındaki soruya verdiği cevap.

“5 yeriz, 7 yeriz ama 6 yemeyiz. 7 yeriz, 9 yeriz ama 8 yemeyiz.”
Bu sezonki 4-2’lik Fenerbahçe yenilgisinin ardından şampiyonluk yarışındaki rakipleri Galatasaray ve Beşiktaş’a gönderme yapıyor. (Galatasaray Fenerbahçe’ye 6-0, Beşiktaş da Liverpool’a 8-0 yenilmişti.)

“Arsenal teknik direktörü Arsene Wenger, 1 milyar dolarlık takıma sahip olacak ve gelecek Sivasspor’u 3-0, 4-0 ya da 5-0 yendiği zaman dünyanın en büyük hocası olacak. Gelsin, Sivasspor ile beraber Arsenal'i 3-0, 5-0 yensin o zaman ben ona ‘dünyanın en büyük hocası’ diyeyim.”
Yurtdışında çalışan teknik direktörlerle yerli teknik direktörleri karşılaştırıyor.

“Ben hayatım boyunca dobra bir insan oldum, ne düşünüyorsam söyledim, arabada bile geri vitese takmam.”
Bir TV programındayken. Ocak 2009.

“O zamanlar asker Bülent’tim. O zamandan bu yana da asker Bülent olarak kaldım. Şimdi de general Bülent olarak devam ediyorum.”
Bu yılın başındaki bir basın açıklamasından.

“Hakan’ı eleştirenleri hiç cuma namazına giderken görmedim.”
Geçen yıl Fenerbahçe- Galatasaray derbisi için ‘kutlu doğum haftasına yakışan bir maç olsun’ diyen Hakan Şükür’ü desteklerken.

“Ben Karapınar’da 20 hanelik bir köyün çocuğuyum. Köyler arası maçlarda çok top oynadım. Daha o zamanlar yıldızdım. Brezilyalı usulü kıvrak oyun stilim nedeniyle bana Beyaz Zico derlerdi.”
Aralık 2007’deki bir röportajında Zico’ya olan hayranlığı soruluyor… Zico’nun lakabının ‘Beyaz Pele’ olduğunu hatırlatalım.

“Sivaspor’da oynatılması düşünülen sistem Alman ekolü ile birlikte Brezilya ekolünü birleştirip Yiğido modelini oluşturmak.”
2005’te Sivasspor’un idari menajeriyken yeni sezon hedeflerini açıklıyor.

“Manchester United’ın 40 yıldır evinde yenilmediğini söylüyorlar. Yenilmez tabii, daha önce Fenerbahçe ile hiç oynamamışlar.”
1996-97 sezonundaki Şampiyonlar Ligi maçında, sahasında 40 yıldır yenilmeyen M. United’i 1-0 yendikten sonraki değerlendirmesi.

http://www.aksam.com.tr/2009/05/30/haber/yasam/1042/turk_futbolunda_jole_ekolu.html